FPS türü son birkaç yıldır, biraz fazla monotonlaşmaya başladı. 5-6 saatlik senaryo modları, çizgiselliğin dibine vuran oynanış dinamikleri, sinematik sahnelerin yoğunluğu gibi unsurlardan bahsediyorum. Herhalde daha saymama gerek yoktur. Sanırsam Far Cry 3 gibi birkaç istisna oyun haricinde şöyle bir düşündüğümüzde oynadığımız tüm FPS oyunlarının temelde aynı mantık üzerinden hikaye akışı sağladığını görürüz.
Ama ben bu durumdan şikayetçiyim arkadaş! Ben FPS oyunlarını böyle oldukları için sevmedim ki! Ne oldu da bir anda bu hale geldik? Artık bizlere 6 saatin üzeri macera sunan her FPS oyununa "vay be" çekiyor, içine iki geniş alan konuldu mu, "helal be" diyoruz.
Ama eskiden öyle miydik?Benim için son 10 yılın en iyi FPS oyunu açık ara Half-Life 2'dir. Bir FPS oyunundan beklentilerim nedir sorusunun cevabıdır Half-Life 2. Devam eden bir macera, sürekli değişen ortamlar, tok bir vuruş hissi, harika grafikler, müthiş kurgu... Kısacası Half-Life 2, benim adıma gerçek anlamda bir klasikti. Üstelik uzun oynanış süresi de cabası. Ancak son zamanlarda bu tarz hikayelerin ele alındığı uzun FPS oyunları yapılmamaya başlandı. Sebebine ister multiplayer diyelim, istersek de paragöz firmalar. Sonuçta ortada bir gerçek var. Bu tarz oyunlara uzak kaldık.
Şöyle bir düşündüğümde Half-Life 2'de aldığım tadı bana ucundan da olsa yaşatabilen çok sınırlı sayıda oyun çıktı. Resistance 3 bu oyunlardan hatırladıklarım arasında. Şu anda incelemesini okuduğunuz Wolfenstein ise bu oyunlar arasına girmesini istediğim yapımlardan biri. Hatta isteğim, Wolfenstein: The New Order'ın sadece Half-Life 2'nin yaşattığı tadı bana vermesi değil, kendine özgü bambaşka tadlar hissettirmesi.
Peki Wolfenstein, bunu başarabilecek bir oyun mu?
Hikayemiz Amerikan ordusundan yer alan B.J. Blazkowicz'in kontrolünü ele almamızla başlıyor. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi dönemi Almanya'sına karşı bir savaş veriyoruz. Tabii dönemin Nazilerini, gerçek tarihe paralel olarak düşünmeyin. Teknoloji ve bilim anlamında oldukça ileride olan Naziler, zombi robotlar, farklı silah teknolojileri gibi alternatif gerçeklik ürünleriyle bizleri karşılıyor. Bu teknolojiye sahip Nazilere karşı Dünya Savaşı esnasındaki saldırımız büyük bir başarısızlıkla sonuçlanıyor ve kaybediyoruz. Evet, Naziler savaşı kazanıyor. Asıl hikayemizde bundan sonra başlıyor. Geçici bir süre (14 yıl!), kendinde olmayan karakterimiz Blazkowicz, tekrar kendine geldiğinde Amerikan'ın savaştan çekildiğini, ortalığın Nazilere kaldığını öğreniyor ve yola koyuluyor.
Hikayeyi, "Gerçekte Naziler 2. Dünya Savaş'ını kazansaydı ne olurdu?" minvalinde düşünmeyin. Aslında hikayemiz absürt olaylar ile örülmüş durumda. Ama Wolfenstein'ın olayı da zaten bu. Zamanına göre abartılı teknolojiler, uç olaylar ve absürt muhabbetler. Ve bunun en güzel tarafı da size bunu çok ciddi olarak sunması. Yani, "Bakın ben espri yapıyorum, ne kadar da komik! Değil mi?!" diye bizlere dayatmada bulunmuyor. Hikayeyi kendi tarzıyla gayet ciddi bir biçimde ele alıyor ve içine yerleştirdiği karakterlere de bu ciddiyeti veriyor. Ama karşılaşacağınız karakterlere karşı tepkileriniz, saçma muhabbetler, bu ciddi havanın arkasındaki mizahi yönü size devamlı olarak hatırlatıyor. Üstelik bunu oldukça iyi başarıyor. Wolfenstein için çok iyi kurgulanmış bir hikayeye sahip demek doğru olmaz. Fakat oynarken kesinlikle eğlendiriyor.
Tabii bunun tek sebebi senaristler değil, ara sahneleri ekranlarımıza getiren ekibi de tebrik etmek gerekir. Wolfenstein: The New Order, ara sahne sunumuna oldukça önem vermiş. Özellikle karakterimiz Blazkowicz'in savaşı kaybetmesinin ardından kendine tekrar gelmeye çalışması ve bunun ekranlarımıza yansıma biçimi oldukça hoşuma gitti. Son zamanlarda bir oyunda beni etkileyen nadir sinematik sahnelerden biri olduğunu söylemeliyim.
"Kesmece değil, seçmece!"
Hikayemizin asıl başladığı yer için kaybettiğimiz savaşın sonrası demiştik. Kendine geldikten sonra yola koyulan Blazkowicz, hala Nazilere karşı savaş veren bir direnişçi gruba katılıyor ve savaşına onlarla birlikte devam ediyor. Ama oyun boyunca tek yaptığımız şey savaşmak olmuyor. Hikayeyi kuru kuru yansıtmak istemeyen yapımcı ekip, içerisine yapabileceğimiz seçimler de eklemiş. Özellikle oyunun en başında yapacağınız seçim, kaderinizi etkileyecek cinsten, hatta hikayeyi komple ikiye bölüyor bile diyebilirim. Ama sanmayın ki bu seçimler doğrultusunda bambaşka bir oyunla karşılaşıyorsunuz. Yine de pek çok tek düze FPS'ye göre seçimlerinizle alakalı değişimleri Wolfenstein'da görebileceğinizi dip not olarak belirteyim.
"Can Pazarı"
Wolfenstein, hali hazırda multiplayer barındırmaması ve uzun soluklu bir hikaye modu sunmasıyla diğer FPS oyunlarından ayrılıyor. Ama onu diğerlerinden ayıran sadece bu detaylar değil. Eski FPS'lerin havasını yaşatmaya çalışan Wolfenstein, oynanış kısmına da bunu oldukça başarılı yedirmiş. Sürüsüne bereket düşmana elinizdeki silahlar ölüm kusuyorsunuz. İster elinize alacağınız bir makineli tüfek ile, isterseniz de pompalı tüfek ile, isterseniz de... eeee... isterseniz de... Hmm, aklıma başka bir silah gelmedi maalesef. Çünkü Wolfenstein'ın silah yelpazesi bir FPS oyununa göre yetersiz. Tamam, sadece iki silah kullanmıyoruz tabii ki, ama toplasanız 5 adet silahımız var. Bir de bu silahların ikinci atış modları var. Ama onlar da farklı silahlar ile oynadığımızı hissettirmiyor. Üstelik de ikinci atış modlarına kavuşmak için bazı şartları yerine getirmemiz gerekiyor.
Fakat bu silah yelpazesinin eksiğini çift el silah kullanarak hafifletebiliyoruz. Dilersek elimize alacağımız iki otomatik tüfek ile rakiplerimizi mermi yağmuruna tutabiliriz. Üstelik silahlarımızın ikinci atış modlarını açtığımız zaman durum çok daha keyifli hale geliyor. Otomatik tüfeğimizin ikinci atış modu olan 'bomba atar' özelliğini aktif hale getirdiğimiz zaman; bir elimizde otomatik tüfek ile mermi kusarken, diğer elimizde bomba atar ile ağır hasar verebilmek oldukça keyifli. Ama keşke farklı silahları da aynı anda elimize alabilseymişiz. Sadece aynı tip iki silahı aynı anda kullanabiliyoruz. Yani otomatik tüfek ile otomatik tüfeği, pompalı tüfek ile pompalı tüfeği, tabanca ile de tabancayı aynı anda çift el kullanabiliyoruz. Oysa ki bir elimizde pompalı, öteki elimizde otomatik tüfek olsaydı ne de güzel olurdu dünya.
Silahların azlığından dem vurmuşken, yetinmemiz gereken silahlara da haklarını verelim. Her silahın oyuna yansıması oldukça başarılı olmuş. Tokluk hisleri güzel. Vurduğunuzu hissediyorsunuz. Özellikle bir silah var ki, düşmana karşı çok işe yaramıyor belki ama ben kullanırken oldukça keyif aldım. Telleri, çitleri, zincirleri kesmemize yarayan "Laser Gun" isimli silahımız, bir nevi Wolfenstein'ın oynanışını çeşitlendirmesi için konulmuş, ilerleyen aşamalarda düşmanlarımızı patlatmak için de kullanabileceğimiz bu silah ile Wolfenstein'ı bütünleştirmek istemiş yapımcılar. Tıpkı Half-Life 2'deki Portal silahı gibi. Kısmen de başarılı olmuşlar. Fakat Portal silahına nazaran lazer silahımızı o kadar aktif kullanamıyoruz. Özellikle de düşman üstünde.
Silahlarla beraber çatışmanın dengesini belirleyecek asıl unsur, canımız. Günümüz oyunlarında oldukça moda olan "kendi kendine yenilenen can sistemi", Wolfesntein'da bulunmuyor. Yani kısmen bulunmuyor. Oyunda tıpkı klasik FPS'ler gibi 100 cana sahibiz. Kurşun yedikçe canımız azalıyor. Oynadığımız zorluk seviyesine göre de canımız çok ama gerçekten çok az yenileniyor. Yani 15 canımız var ise oyun bu canı 20'ye tamamlıyor. Canımızın yanında kalkanımız da mevcut durumda. Kalkan seviyemiz de hayatta kalmamız açısından büyük önem taşıyor. Oyun içerisinde kalkan ve can için eşyalar toplayarak sağlık durumumuzu kontrol edebiliyoruz. Gelelim bu işin çatışmaya getirdiği farklılığa.
Eğer sizler de bu "kendi kendine yenilenen can sistemi"ne alışmış oyunculardansanızWolfenstein'ın çatışmalarına alışmakta biraz zorlanabilirsiniz. Çünkü mantık olarak kafamız bazı şeylere maalesef alışmış. Örnek olarak; karşınızda 5 düşman var. Saklanmak yerine bu düşmanlarınızın üzerine giderek işlerini bitirmeyi planlıyorsunuz. Hesaplıyorsunuz ve diyorsunuz ki bu düşmanlar beni öldüremez. Ki gerçekten birebir çatışma ensasında düşmanlar size vuruyor, canınızı yakıyor ama öldüremiyorlar.Şimdi birCoD oyununda bu durum nasıl sonuçlanırdı; 5 düşmanı öldürürdük, ardından bir duvarın arkasına saklanır, nefes alır, canımızı yeniler ve bir sonraki düşman dalgası için taptaze bir şekilde hazır olurduk. Peki Wolfenstein'da nasıl oluyor; 5 düşmanı öldürüyoruz, ardından bir duvarın arkasına saklanıyor, nefes alıyor ve bir bakıyoruz ki 20 canımız kalmış ve bir sonraki düşman dalgasına karşı 20 can ile çatışmak zorunda kalıyoruz. Ve nihayetinde ölüyoruz.
Bu durum sebebiyle son birkaç yıldaki FPS alışkanlıklarınızı birazcık değiştirmeniz gerekebilir. Artık o kadar da cesur olamıyoruz. Daha planlı programlı hareket etmemiz, etrafı olası can veya kalkan için iyi kontrol etmemiz gerekiyor. Aslında bu bir yandan güzel bir sistem, sizi sürekli çatışmada aktif tutuyor. Fakat oyunda o kadar çok canınız azalıyor ve ufak ufak canlar toplamanız gerekiyor ki bazen sıkıntı yaşayabiliyorsunuz. Çünkü yerdeki bir canı almak için tuşa basmanız gerekiyor. Yani üzerinden geçerek mermi ve can alamıyorsunuz. Çatışma esnasında da bu tuşa basarak eşya alma olayları bir yerde akıcılığı baltalayabiliyor. Üstelik oyunun konsol versiyonunda şarjör değiştirme ve yerden eşya alma tuşu aynı. Yani yanlışlıkla pek çok kez şarjör değiştirebilirsiniz. Ama gözünüz korkmasın, kesinlikle oyun bu noktada sizlere çok problem çıkarmıyor. Sadece daha dengeli ve iyi düşünülmüş bir sistem, akıcılığı daha iyi sağlardı notunu düşeyim ve konumuza devam edelim.
"Çok 'öfkeli' gördüm seni Wolf?!"
Wolfenstein'ı oynarken oyunun bir yerine geldikten sonra kendimi şunu derken buldum, "Anaa, e, Rage bu?!"
Wolfenstein'ın grafik motoru Rage için geliştirilen grafik motoruyla aynı. Görsel olarak oldukça başarılı. Ancak zaman zaman çok hantal bir motor olduğunu da belli ediyor. Özellikle bazı kaplamaların geç gelmesi gibi sorunlar gözünüze sık sık çarpacak. Bir de düşmanların çevre kaplamalarının içinden geçmesi gibi bir sorun var ki sinir bozucu olabiliyor. Maalesef dört dörtlük tanımı yapamayız Wolfenstein'ın grafikleri için ama yeterli mi; bana kalırsa gayet yeterli.
Grafiklere paralel olarak oyunun bölüm tasarımlarına da değinmek gerek. Oyun boyunca kendimizi çok farklı mekanların içerisinde buluyoruz. Ki benim için bir oyundaki en önemli özelliklerden biri, bölüm çeşitliliğidir. Wolfenstein bu konuda bizleri hiç üzmüyor. Gerçekten adına yaraşır bir şekilde, bizi birbirinden farklı ortamların ve durumların içerisine sokuyor. Üstelik gittiğimiz yerler için ortaya konan bölüm tasarımları da oldukça başarılı. Kendinizi çok farklı ortamların içinde bulacağınızı şimdiden belirteyim.
"Bu ne şimdi, görev mi bu?"
Oyun içerisinde, farklılık getirmesi açısından yan görevler de bulunuyor. Fakat çok umutlanmayım derim, çünkü bu yan görevler çok elinizi sürmek isteyeceğiniz cisnten değil. Bölüm aralarında size ana karargahınızda bir nefes alma süresi tanıyan oyun, burada serbestçe gezmenize de imkan tanıyor. Çok büyük bir alan olduğunu söylenemez ama böylelikle keşfedilecek bir yer sağlanmış oluyor. İlk başta hoşunuza gidecek bu durum, maalesef ilerleyen bölümlerde biraz can sıkmaya başlıyor. Tam aksiyon yukarılara tırmanmışken giren bu araların dozu bazı anlar fazla kaçıyor. Ana göreve başlamamız için bizden bir eşya bulmamızı isteyen Wolfenstein: The New Order, gereksiz yere aksiyon heyecanımızı aşağı çekiyor. Neyse ki bu durumla sadece birkaç kere karşılıyoruz da sitemimiz yükselmeden sonlanıyor.
İşin yan görev kısmı da tam olarak bu alanda ortaya çıkıyor. Etrafta boş boş gezerken rastladığınız bir karakter, kayıp bir eyşası olduğunu söylüyor. Siz de isterseniz o eşyayı bularak kendisine iletebiliyorsunuz. Açıkçası biraz laf olsun diye konulmuş bu görevleri yapmak için can atacağınızı pek sanmıyorum. Ancak bulunduğunuz mekan içerisinde biraz gezmenizi tavsiye ederim, güzel sürprizler ve ara sahneler ile karşılaşabilirsiniz. Benden söylemesi (anladınız siz onu; ya da anlayacaksınız siz onu.:)).
"'O' FPS olabilirdin!"
Wolfenstein: The New Order, giriş kısmının yavanlığıyla beni oldukça korkutmuştu. Ancak girişi geride bırakmanın ardından keyifli bir yolculuğa çıktığımı söylemeliyim. Bu kadar aksiyon öğesinin yanında serpiştirilen gizlilik imkanı da sizi farklı deneyimler yaşamaya itecek. Üstelik bu durumun çatışma taktiklerimize de yansıması, benim için güzel bir artı oldu. Gerçekten de çatışmadan kaçarak planlı programlı gizli gizli ilerlemeyi başardığım pek çok yer oldu. Ancak çatışmak istediğim zamanda oyun bu açıdan beni hayal kırıklığına uğratmadı ve tüm desteğini sundu. Wolfenstein için kısaca iyi bir macera diyebilirim. Ancak klasik olma doğrultusuna yaklaşamayan bir oyun. Temponun başlarda yavaş olması, sonlardaysa oyunun kendini çok tekrar etmeye başlaması bu durumun en büyük nedenlerinden. Evet, Wolfenstein söz verdiği gibi uzun bir macera sunuyor. (Zorluk derecenize göre 12 ile 18 saat arası bir macera yaşayacaksınız.) Fakat her saatin kalitesini aynı oranda koruyamıyor. Peki bu onu kötü bir oyun yapar mı?
Asla!
Son zamanlarda çıkan tüm FPS oyunları arasında hikaye modu en doyurucu oyun Wolfenstein. Her bölüm öncesi çıkacağınız yeni macera için meraklanıyorsunuz. Üstelik de rakiplerine oranla daha serbest bir çatışma ortamı sunuyor. Yukarıda yazdığım tüm eksiklikleri bir kenara bırakın, eğer doyasıya hikaye moduna girmek istediğiniz sağlam bir FPS arıyorsanız Wolfenstein: The New Order adresiniz olsun. Bir Half-Life 2 kesinlikle değil ama sizi pişman da etmeyecektir.






0 yorum:
Yorum Gönder